Grev Hakkı Örgütlenme Özgürlüğünün Ayrılmaz Parçasıdır
UAD’den Deniz Çalışanları İçin Tarihî Karar
21 Temmuz 2026
Uluslararası Adalet Divanı, grev hakkının 87 Sayılı ILO Sözleşmesi kapsamında korunduğunu teyit etti. Karar, on yılı aşkın süredir devam eden yorum uyuşmazlığında temel soruyu işçiler lehine çözerken, denizcilik ve ulaştırma emekçilerine grev yasaklarına ve aşırı kısıtlamalara karşı güçlü bir uluslararası hukuk dayanağı sağlıyor.
Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 21 Mayıs 2026 tarihinde verdiği danışma görüşünde, işçilerin ve sendikaların grev hakkının 87 Sayılı ILO Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi’nin güvencesi altında olduğunu 10 lehte, 4 aleyhte oyla kabul etti. Böylece uluslararası sendikal hareketin on yıllardır savunduğu temel bir gerçek, dünyanın en yüksek yargı organlarından biri tarafından da açık biçimde teyit edilmiş oldu.
Bu karar gökten düşmüş bir hukuk lütfu değildir. ILO’nun denetim organlarında, ulusal mahkemelerde, toplu pazarlık masalarında ve grev hatlarında on yıllardır sürdürülen işçi mücadelesinin hukuk alanındaki ürünüdür. Kararın gerçek gücü de ancak sendikaların onu örgütlenmede, toplu pazarlıkta ve hak ihlallerine karşı mücadelede kullanmasıyla ortaya çıkacaktır.
On yılı aşkın uyuşmazlık sona erdi
87 Sayılı Sözleşme, işçilerin ve işverenlerin önceden izin almaksızın örgüt kurma ve bu örgütlere katılma özgürlüğünü güvence altına alıyor; ancak sözleşme metninde “grev” sözcüğü açıkça yer almıyor. ILO İşverenler Grubu, özellikle 2012’den itibaren bu boşluğu kullanarak sözleşmenin grev hakkını kapsamadığını ileri sürdü. Bu itiraz yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildi: İşçilerin üretimden gelen gücünü korumanın dışına çıkarma girişimiydi ve ILO’nun denetim sisteminde ciddi bir krize yol açtı.
UAD, sözleşmenin sözcüklerini dar ve biçimsel biçimde okumayı reddetti. Sözleşmenin amacı, örgütlenme özgürlüğünün etkili biçimde kullanılmasını sağlamaktır. Mahkemeye göre geçici iş bırakma veya işi yavaşlatma yoluyla talepleri kabul ettirmek, karşı taleplere direnmek ya da ortak şikâyetleri ifade etmek, işçi örgütlerinin üyelerinin çıkarlarını geliştirmek için başvurduğu başlıca faaliyetlerden biridir. Grev hakkı çıkarıldığında örgütlenme özgürlüğü kâğıt üzerinde kalır.
Mahkeme yorumunu yalnızca 87 Sayılı Sözleşme’nin metnine dayandırmadı; Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmelerini, bölgesel insan hakları düzenlemelerini ve ILO denetim organlarının yıllar içinde oluşturduğu birikimi de dikkate aldı. Böylece grev hakkının, uluslararası çalışma hukukunun münferit bir ayrıntısı değil, ortak ve temel bir ilkesi olduğu yönündeki yaklaşımı güçlendirdi.
ITF: “Taşımacılık işçilerinin grev hakkı korunmaktadır”
Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ITF), kararın açıklandığı gün yayımladığı açıklamayla danışma görüşünü dünya çapındaki milyonlarca taşımacılık işçisi adına memnuniyetle karşıladı. ITF Genel Sekreteri Stephen Cotton kararın anlamını şu sözlerle özetledi:
“Taşımacılık işçileri dünyayı taşıyor; bugün UAD, grev hakkımızın 87 Sayılı Sözleşme kapsamında korunduğunu teyit etti.”
Cotton ayrıca kararın çok taraflılığı, ILO’nun üçlü yapısını ve sosyal diyaloğu güçlendiren kritik bir dönüm noktası olduğunu vurguladı. ITF açıklamasında yer verilen Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) değerlendirmesi de kararın, uluslararası çalışma standartları sistemindeki hukuki kesinliği ve güvenilirliği yeniden tesis ettiğini belirtiyor.
Grev olmadan toplu pazarlık olmaz
Grev hakkı, toplu pazarlığın kenarında duran tali bir hak değildir. İşçinin çalışma koşulları üzerindeki söz hakkının maddi güvencesidir. İşveren üretim araçlarını, sermayeyi ve yönetim yetkisini elinde tutarken işçinin asıl gücü, emeğini bireysel olarak satmaktan değil, kolektif olarak geri çekebilme kapasitesinden doğar. Bu imkânın bulunmadığı bir “toplu pazarlık”, eşit taraflar arasında yürütülen bir pazarlık değil, işverenin kabul etmeye razı olduğu sınırlar içinde yapılan bir ricaya dönüşür.
Bu nedenle UAD’nin kararı yalnızca sendikaların hukuki statüsünü değil, sınıflar arasındaki güç dengesini ilgilendiriyor. Karar; sendika kurma hakkı ile o sendikanın üyelerinin ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunmak için kolektif eylem yapabilmesi arasındaki kopmaz bağı teyit ediyor.
Kararın deniz çalışanları açısından özel önemi
Denizcilik, grev hakkının hem en etkili hem de en fazla baskı altında olduğu sektörlerin başında geliyor. Gemi insanları, liman işçileri, römorkör çalışanları, feribot ve kıyı taşımacılığı emekçileri küresel tedarik zincirlerinin kritik halkalarında çalışıyor. Bir limanın veya deniz ulaştırma hattının durması, sermayenin malları ve kârı dolaştırma kapasitesini doğrudan etkiliyor. Tam da bu nedenle işverenler ve hükümetler, denizcilik grevlerini sıklıkla “ulusal ekonomi”, “kritik altyapı”, “ticaretin sürekliliği” veya “kamu yararı” gibi geniş gerekçelerle sınırlamaya çalışıyor.
Gemi insanları bakımından bir başka sorun, çalışma ilişkisinin birden fazla ülkenin hukukuyla kesişebilmesidir. Geminin bayrağı, armatörün ve gerçek işverenin bulunduğu ülke, gemi insanının uyruğu, iş sözleşmesinin tabi olduğu hukuk ve geminin bulunduğu liman farklı olabilir. Elverişli bayrak sistemi (FOC) bu parçalanmayı çoğu zaman işveren lehine kullanır. UAD kararı bu karmaşıklığı ortadan kaldırmıyor; ancak 87 Sayılı Sözleşme üzerinden ortak bir uluslararası taban oluşturuyor. Böylece sendikalar, hangi hukuk düzeni uygulanırsa uygulansın, örgütlenme özgürlüğünün grev hakkını içerdiğini daha güçlü biçimde ileri sürebilecek.
Ücretlerin ödenmemesi, gemide terk edilme, aşırı çalışma, güvensiz gemilerde çalışmaya zorlanma, savaş ve yüksek riskli bölgelere gönderilme, izin ve geri gönderilme haklarının ihlali gibi sorunlarda bireysel başvuru yolları çoğu zaman yavaş ve etkisiz kalıyor. Örgütlü kolektif eylem ise işveren üzerinde gerçek bir baskı yaratabiliyor. UAD kararı, bu baskı aracının uluslararası hukuk bakımından meşru ve temel olduğunu teyit etmesi yönüyle deniz çalışanları için son derece değerlidir.
Limanlar otomatik olarak “temel hizmet” sayılamaz
Kararın en önemli pratik sonuçlarından biri, “temel hizmet” gerekçesiyle getirilen genel ve sınırsız grev yasaklarının yeniden sorgulanmasını gerektirmesidir. ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesinin yerleşik yaklaşımına göre liman hizmetleri, önemli bir kamu hizmeti olmakla birlikte, kendiliğinden ve bütünüyle “dar anlamda temel hizmet” değildir. Yolcu ve ticari yük taşımacılığı da yalnızca ekonomik önemi nedeniyle otomatik olarak bu kategoriye sokulamaz.
Somut koşullar gerekli kılıyorsa, halkın temel ihtiyaçlarını ve can güvenliğini koruyacak bir asgari hizmet düzenlemesi yapılabilir. Fakat asgari hizmetin kapsamı, grevi etkisizleştirecek ölçüde geniş tutulamaz; sendikalara danışılarak belirlenmeli ve anlaşmazlık hâlinde bağımsız bir organ devreye girmelidir. Bir limanın ekonomik değer taşıması veya grevin ticareti geciktirmesi, tek başına grevi yasaklamak için yeterli değildir. Zaten etkisiz, hiçbir ekonomik sonuç doğurmayan bir greve “hak” demenin işçiler açısından bir anlamı yoktur.
Elbette grev hakkının tanınması, seyir emniyetinin, can ve çevre güvenliğinin göz ardı edilebileceği anlamına gelmez. Gemilerde ve limanlarda kolektif eylemin biçimi; güvenlik yükümlülükleri, toplu iş sözleşmeleri ve uygulanabilir hukuk çerçevesinde sendikal örgütlülükle belirlenmelidir. Ancak güvenlik gerekçesi gerçek ve ölçülü olmalı; işverenin ekonomik çıkarını koruyan genel bir grev yasağının bahanesine dönüştürülmemelidir.
Türkiye bakımından güçlü bir hukuki dayanak
Türkiye, 87 Sayılı ILO Sözleşmesi’ni 1993 yılında onayladı ve sözleşme Türkiye bakımından yürürlüktedir. Bu nedenle UAD’nin yorumu Türkiye’deki sendikalar açısından soyut bir uluslararası hukuk tartışması değildir. Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmenin kapsamının, yetkili uluslararası yargı organı tarafından nasıl anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir; temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşmelerle kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi hâlinde uluslararası sözleşme esas alınır. Bu çerçevede karar; grev yasaklarının, erteleme kararlarının, aşırı idari ve mali cezaların ve “temel hizmet” kavramının ölçüsüz biçimde genişletilmesinin ulusal mahkemelerde ve yasa değişikliği çalışmalarında sorgulanması için önemli bir dayanak oluşturacaktır.
Bununla birlikte UAD kararı, Türkiye’deki bütün grev kısıtlamalarını kendiliğinden hükümsüz hâle getiren doğrudan uygulanabilir bir iptal kararı değildir. Danışma görüşü hukuken bağlayıcı bir dava hükmü niteliğinde olmasa da 87 Sayılı Sözleşme’nin anlamına ilişkin son derece güçlü ve yetkili bir yorumdur. Sendikaların bu yorumu davalarda, toplu pazarlıkta, mevzuat değişikliği taleplerinde ve kamuoyu mücadelesinde somutlaştırması gerekir.
Hukuki zafer mücadeleyi bitirmiyor
UAD, grev hakkının varlığını açıkça kabul etti; fakat hakkın kesin kapsamını, kullanılma koşullarını ve hangi sınırlamaların meşru sayılacağını ayrıntılı biçimde belirlemedi. Bundan sonraki mücadele tam da bu alanda sürecektir. Hükümetler ve işverenler, hakkın varlığını sözde kabul edip prosedürler, uzun bekleme süreleri, geniş “temel hizmet” tanımları, zorunlu tahkim ve ağır cezalar yoluyla grevi kullanılamaz hâle getirmeye çalışabilir.
Bu nedenle karar kutlanması gereken tarihî bir kazanımdır; fakat kendi kendine işleyecek bir güvence değildir. Uluslararası hukukta tanınan hakkın ulusal mevzuata, mahkeme kararlarına, toplu iş sözleşmelerine ve işyerlerindeki fiilî uygulamaya yansıması örgütlü mücadeleye bağlıdır.
DAD-DER olarak UAD kararını, işçilerin örgütlenme özgürlüğünü ve üretimden gelen gücünü savunan önemli bir kazanım olarak değerlendiriyoruz. Başta gemi insanları ve liman çalışanları olmak üzere bütün deniz emekçilerinin grev hakkının ulusal hukukta ve uygulamada güvence altına alınması; aşırı yasakların, yaptırımların ve ertelemelerin uluslararası standartlar ışığında gözden geçirilmesi gerektiğini vurguluyoruz. Grev hakkı yalnızca işçilerin kendilerini savunmasının değil, demokratik bir toplumun da vazgeçilmez koşuludur.
